efendimizaleyhisselam

nasuhsalaRahmetli Kıbrıslı Mustafa Abi bizim için bir hayat üniversitesi oldu. Onu tanıdığım 2 yıl bir ömre değerdi. Bizim için bir abi, bir baba, bir hocaydı. Kısacası her şeyimizdi. Din-i islama tam tabi, bu yolun büyüklerine aşk derecesinde bağlı idi. Ecdadımıza muhabbeti sonsuzdu. Bütün Türk devletlerini, kavimlerini, İslamiyet’e hizmet etmiş devletleri ezberden yazsa kitap olurdu. Biz onun sayesinde ecdadımızın büyüklüğünü, dinimizin güzelliğini, bu yolun esasını idrak ettik. Her işinde, her hareketinde bir hikmet vardı. Her şeyiyle bize sürekli bir şeyler öğretiyor, biz farkına varmadan bizi yetiştiriyordu. Beraber yaşadığımız eşsiz hatıralardan hatırımızda kalanların bazısını paylaşmak, bir nebze de olsa onu yâd edebilmek istedik.

AYAĞINA GELİR AYAKKABI

Mustafa Abi ile Mecidiyeköy yurdu vasıtası ile tanıştık. Yurt öğrencileri ile bir abi, bir baba gibi yakından ilgilenirdi. Cumartesi günleri gelsin de Mustafa abiyi görelim diye bekleşirdik.

Üniversite birinci sınıfın sonu idi. Okul bitmişti. Yurttan bir minibüs arkadaşla beraber bir pazar günü Mustafa abi ile kır gezisi yaptık. (Piknik kelimesinden haz etmezdi.) Ayrılmadan evvel vakti müsait olan, akşamki radyo programında kendisine yardım edebilecek bir arkadaş sordu. Benim için bulunmaz bir fırsattı elbet. Bir gecelik diye gittik, evin sakini oluverdik.

O zamana kadar hep yazları bir yerlerde çalışmıştım. Yine çalışmam gerekiyordu. Ama önceki işlerim turizmle ilgiliydi. Bense harama düşmeden çalışabileceğim bir iş istiyordum. Mustafa abiye arz ettim. “Sen var memleketine git, ana babanı gör, gönüllerini hoş tut. İnşallah bir şeyler ayarlarız.” diyerek bizi yolcu etti.

İki hafta geçmeden Mustafa Abi’nin telefonu üzerine işe başlamak üzere İstanbul’a geldim. Bir yerde garsonluk ayarlamıştı. Gittim görüşmeye. Siyah pantolon, beyaz gömlek ve siyah ayakkabı al gel, yarın başla dediler. Mustafa abi Lütfi Abi’ye gönderdi. Pantolon ve gömleği oradan temin ettik. Ayakkabıyı ben alırım dedim. Dedim ama istediğim evsafta bir ayakkabı bulamadım. Artık sabah işe giderken alırım diyordum. Mustafa Abi aradı, durumu öğrendi. Gece on iki sularında telefon çaldı. Mustafa Abi birisiyle yurda iki çift ayakkabı göndermişti. Dilediğini seç…

Beni benden daha çok düşünen anadan babadan öte, böyle bir kimseyi bir daha bulmak mümkün değil elbet…

ECZANE

Mustafa abi böbrek taşı düşürüyordu. Tabi onun endamını düşününce düşürdüğü taş değil kayaydı sanki. Muayeneden sonra hastaneden çıktık, ilaç yazmışlardı. Yakın eczaneler varken, o hasta haline rağmen daha uzaktaki merdivenlerle inilen bir abiye ait olan Huzur Eczanesi’ne gitmeyi tercih etti. Eczane sahibi müşteriler için hediyelik dini kitaplar koymuştu tezgâha. Biz ilaçları alırken yaşlı, başı açık bir bayan girdi içeriye. Mustafa Abi onu göz ucuyla süzdükten sonra, bana “Hangi kitap eksik sende? Git oradan al.” dedi. Eczane sahibine “Abi hediyelik mi bunlar?” diye sordu.

Kadın bunları duyunca “Ben de kitap alabilir miyim?” diye sordu. Mustafa Abi “Tabi, tabi alın, birkaç tane daha alın.” diye teşvik ediyordu. Kadın ilaçlarla beraber, belki de onun için daha elzem olan ilaçlarını da aldı gitti.

Mustafa Abi “Biz bu kitapları bu kadına satamazdık, hediye etsek de kabul etmezdi. Ama böyle bedava bulunca, senin de aldığını görünce cesaretlendi aldı o da” dedi. Mustafa Abi usul bilirdi. Kime ne, ne şekilde lazımsa öylece servis ederdi.

BİLMEZDİ KİMSE SEYYİD OLDUĞUNU

Birgün Kazak Seyyidlerinden Şükrüllah İşan Baba’daydık. O mübarek de yaşı otuzu aşmış olan oğlunu evlendirmek istemiyordu. Mustafa Abi, celallendi, seksen yaşındaki pir-i faniyi fena azarladı. Biz şaşırdık tabi. Hem ihtiyar, hem seyyid. Nasıl azarlar Mustafa Abi diye düşünürken, su-i zanları gidermek için sırrını ifşa etti.

“Ben azarlamasam, kimseyi dinlemez o. Çocuk da evlenemez hiç. Hem benim hakkım. Ben de seyyidim. Hem ana tarafımdan, hem baba tarafımdan. Ana tarafından yazılı şecerem var. Ama baba tarafımdan şecerem kaybolmuş.”

İLKLERDENDİ

Bir gün bir yerde on, on beş kişi idik. Dedi ki “Bu hizmetler başlandığında hocamızın etrafında bu kadar adamdık.” Anladık ki o zamanki genç yaşına rağmen, hizmetlere iştirak eden eski abilerdendi.

GENÇLERLE KİM İLGİLENSİN

İlk zamanlarda abilerin sayısı artmaya başlayınca, bu yeni arkadaşlarla ilgilenecek, sohbet edecek birilerine ihtiyaç duyuluyor. Durum Mübareklere arz ediliyor. Bekleniyor ki, yaşlı abilerden bir ikisi bu işle vazifelendirilsin. Mübarek hocamız iki isim bildirmişler.

Mustafa Kıbrıslı ve Mehmet Darende. “Onların yaşı müsait. Genç arkadaşlarla alakadar olsunlar.”   Ne gariptir, ne hazindir ki ikisi de dine hizmet ederken, trafik kazası neticesinde şehit oldu.

seyahat01ŞEHİRLERARASI İLK KİTAP SATIŞI

İstanbul dışında ilk kitap satışını Mustafa Abi yapmış. İstanbul’da kitapları kargoya verip otobüsle Rize’ye gidiyor. Kargocu şaşırıyor. Gönderen de alan da aynı kişi. Zar zor onu ikna edip alıyor kitapları. Camide namazdan sonra imamdan izin alıp mükemmel bir konuşma yapıyor. “Parası olmayana hediyedir. Dileyen dilediği kadar versin.” diyerek bitiriyor. Tabi kitaplar da bitiyor.

KIBRIS’TA GAZETE ABONELİĞİ

Mustafa Abi Kıbrıs’ta gazete aboneliği kampanyası yapmak üzere vazifeli olarak Kıbrıs’a gönderiliyor. Aradan birkaç ay geçmesine rağmen bir tane bile abone haberi gelmiyor. Tabi Mustafa Abi’nin çekemeyenleri fitne kazanını kaynatmaya başlıyor. “Kıbrıslı memleketini buldu, hizmeti unuttu.” diye. İki arkadaş vaziyetin aslını öğrenmek üzere Kıbrıs’a gönderiliyor.

Mustafa Abi arkadaşları görünce, “Ben de sizi bekliyordum, nerede kaldınız. Hadi dolaşalım esnafı beraberce.” diyor. Gittikleri her yerde izzet ikram, hoş sohbet. Mustafa Abi “Bu arkadaşlar İstanbul’dan geldi. Gazete aboneliği yapıyorlar. Sizi de abone yapalım diyor.” Herkes de “Ne demek Mustafa Abi. Yaz bizi.” diyor. Neticede akşama kadar 500 kişi abone yapılıyor.

Mustafa Abi belki 5 senede yapılacak aboneyi bir günde yapıyor. Altyapısını da birkaç ayda, güzel huyu, tatlı dili, güler yüzüyle hazırlıyor.

SON LOKMAYI ARSIZ YER

Bir gün Mustafa Abi’nin sohbetindeyiz. Yine ikram bol tabi. Bir Abi de hurma getirmiş. Usulünce elden ele herkesi dolaştı. Tabakta son bir tane kaldı. Rahmetli aldı eline hurmayı. Dedi ki, “Son lokmayı da arsız yermiş.” Ve ısırdı hurmayı. Herkes katıldı gülmekten. Sonra ısırdığından kalan yarısını bana uzattı. “Al Nasuh.” İkinci kahkaha bombardımanı…

FAZLA KİLOLAR RAHATSIZ ETMİYOR MU?

Bir akşam tebeşir hane, namı diğer çiçekli bahçede çok hoş bir sohbet oldu. Sonrasında Aksaray’da Mustafa Abi’nin uğrak yeri olan misafir sofrasına gidecektik. Bir Abi bizi arabayla götürmeyi teklif etti. Yolda o abi dedi ki, “Mustafa Abi, çok merak ediyorum. Sormadan edemeyeceğim. Bu fazla kilolar sizi rahatsız etmiyor mu?”

Mustafa Abi’nin cevabı manidardı. “Fazla kilolar değil de, arada senin gibi soru soranlar rahatsız ediyor.”

YEDEK GÖZLÜK

Bir Pazar beraber radyo programına gitmiştik. Ben asistanı olarak çantasını hazırlamıştım. İki haberleri sonrası yayın odasına girdik. Çantayı boşalttım. Laptop, takvim, cep telefonları, kitaplar vs. her şey yerli yerindeydi. Tam gözlük kabını açtım, baktım ki içi boş. Kaynar sular döküldü üstüme. Böyle bir şey nasıl söylenirdi Mustafa Abi’ye. Hani tüm hayatı insanın gözünün önünden geçer derler ya. O zaman anladım ne demek olduğunu. Yayına bir dakika kalmıştı. Kaçacak yer yok. Söyledik mecburen. Mustafa Abi’den hayatımda yediğim en hızlı ve kapsamlı fırçayı yedim, zaman kısıtlıydı çünkü. Sonra cebinden çıkardı taktı bir gözlük. Dedi ki “Neyse ki yedeği var bende.”

BU SAATTE KİM DIŞARI ÇIKAR

slide01Bir gün Rahmetli Ruşen Hemveri Abi bizi gezmeye götürecekti. Mustafa Abi özellikle tembihledi ki, erken gelsin. Gün batmadan biraz gezelim.

Ruşen Abi akşama 15 dakika kala geldi. Mecburen akşama namazını kılıp çıktık. Mustafa Abi de Ruşen Abi’yi fena haşladı. “Ah Ruşen, bize bir gün yüzü göstermedin. Bu saatte kim çıkar dışarı. Bir Kont Dracula, bir Frankestein, bir de biz.”

DAR’ÜL ACEZE

Mustafa Abi Edirnekapı sur dibinde kötürüm bir dilenci ile tanışır. Adamcağızın ne kalacak yeri, ne de bir yakını vardır. Mustafa Abi her gün ona yemek götürür. Bir gün şiddetli yağmur yağmaktadır. Mustafa Abi hemen ona bir yağmurluk ayarlar. Bu arada da onu Dar’ül Aceze’ye kaydettirmek için yoğun gayret gösterir.

Uzun uğraşlar sonunda onu Dar’ül Aceze’ye teslim eder ve kendisi de artık rahat bir nefes alabilir. Çünkü o adamcağızın durumunu kendisine dert edinmiştir.

JOKER

Mustafa Abi Fen Fakültesi mezunudur. Bir müddet öğretmenlik de yapmıştır. Öğretmen iken öğrencilerine sorar. “İtiraf edin her hocanın bir lakabı vardır. Bana ne diyorsunuz?”

Çocuklar önce inkâr eder. Sonra ağızlarındaki baklayı çıkarırlar. “Joker”

Mustafa Abi şaşırır. “ Kumardan anlamam. Neden joker?”

Çünkü hangi hoca gelmese, boş derse Mustafa Abi girmiş. Hem de hoca hangi konuda kalmışsa oradan devam edermiş. Matematik, fizik, kimya, edebiyat… Hiç fark etmezmiş.

KİMİN URBASI

Mustafa Abi Türkmenistan’da iken bir Ermeni ileri geri konuşur. Doğu Anadolu’daki toprakların Ermenilere ait olduğunu savunur. Mustafa Abi celallenir. Adamın yakasına yapışır. “Bu urba (elbise) kimin?” diye sorar. Adam korkar ve şaşkınlıkla “Benim der.” Mustafa Abi de “Urba senin üstündedir ve senindir. O topraklar da bizimdir.” deyip adamı susturur.

AHMET DAVUDOĞLU VE İBNİ ABİDİN

Mustafa Abi gençlik yıllarında İbn-i Abidin’i (Redd’ul Muhtar) Türkçeye tercüme etmekte olan Ahmet Davudoğlu ile tanışır. Davudoğlu hayz ve nifas kısmının tercümesi kısmında çok sıkıntıya düşer. Hatta kitabı tercüme etmekten vazgeçmeyi düşünür. Bir vesile ile bunu öğrenen Mustafa Abi sorunun cevabının kendisinde olduğunu söyler. Davudoğlu şaşırır ve biraz da küçümsemeyle karışık “Neymiş bakalım?” der. Mustafa Abi ise “Sabret, yarın cevap sende olur.” der.

Ertesi gün Davudoğlu merakla beklemektedir. Mustafa Abi cebinden küçük bir kitapçık çıkarıp verir. Meğer İbn-i Abidin Hazretleri bu mesele için ayrıca bir risale yazmış. Belki de Mustafa Abi İbn-i Abidin’in Türkçe'ye tercümesinde önemli bir pay sahibi olur.

KUMAR ALIŞKANLIĞI OLAN GENÇ

Mustafa Abi’nin aynı evde kaldığı bir genç kumar illetine tutulur. Akşamları kahvehaneye gider ve geç saatlere kadar kumar oynar. Genç nasihatlere kulak asmayınca Mustafa Abi “Kahvehaneye gitme, bana öğret evde beraber oynayalım.” der. Tabi Mustafa Abi oyun arasına ince ince nasihatler serpiştirir. Bir müddet sonra genç oyunda Mustafa Abi’ye yenilmeye de başlayınca oyundan da sıkılır ve kumarı ve kahvehane alışkanlığını tamamen bırakır.

GÖZ TANSİYONU

Mustafa Abi çok iyi bir gözlemciydi. Bir dönemde poliklinikte çalışmış. Bir gün bir hasta sırasını beklemektedir. Gözü de çok ağrıdığı için inlemektedir. Mustafa Abi onunla konuşup ona moral verir. Onda sadece göz tansiyonu olduğunu, merak edilecek bir şey olmadığını söyler. Hasta muayene ve tetkiklerden sonra hakikaten göz tansiyonu olduğunu öğrenir. Merakla Mustafa Abi’nin bunu nasıl anladığını sorar. Mustafa Abi adamın elini gözüne bastırma şeklinden göz tansiyonu mu, migren mi yoksa başka bir rahatsızlığı mı olduğunu anlayıvermektedir.

ISIRGAN OTU

Bir arkadaşın hanımında baş dönmesi başlamıştır. Arkadaş hanımın doktora götürmeden evvel Mustafa Abi’ye bunun sebebinin ne olabileceğini sorar. Mustafa Abi de son zamanlarda yeme içmede farklılık olup olmadığını sorar. Son zamanlarda ısırgan otu çayı tüketildiğini öğrenince, bundan vazgeçilmesini söyler. Isırgan otu içmeyince hakikaten baş dönmesi kesilir. Meğer ısırgan otu bazı bünyelerde baş dönmesi yaparmış.

PİRİ FANİLERİN HOCASI

Bir gün Mustafa Abi ile yürüyüş yapıyorduk. Mustafa Abi’den 20-25 yaş büyük bir abi ile karşılaştık. O Abi Mustafa Abi’nin elini öpmek istedi. Tabi Mustafa Abi hemen elini geri çekti. Selamlaşıp ayrıldık. Mustafa Abi “Ben onun hocası sayılırım. Onun için elimi öpmek istedi.” dedi.

Yıllar önce o abinin kızı ile bir arkadaş evleniyor. Bu vesile ile Mustafa Abi de o abinin evine girip çıkıyor. Bakıyor ki ev mezhepsiz, bozuk adamların kitapları ile dolu. Mustafa Abi, abiyi tenkit etmiyor. Aksine; “Maşallah, ne güzel evinizde din kitapları var. Dinini seven, İslamiyet’i yaşamaya çalışan birisine benziyorsunuz.” diyor. Sonra da her gelişinde Ehli sünnet Âlimleri'nin kitaplarından hediye getiriyor. Tabi Hak gelince batıl da gidiyor.

KAZA NAMAZI

Bir arkadaş Mustafa Abi vasıtası ile bu yolu tanıyor ve namaz kılmaya başlıyor. Mustafa Abi bu arkadaş ile yakından ilgileniyor. Ona beş vakit namaz haricinde kuşluk, evvabin gibi nafile namazları da aksatmadan kıldırıyor. Bazı abiler “Aman Mustafa Abi ne yapıyorsun, bu kadar yüklenme, bezmesin sonra.” diyorlar. Mustafa Abi “Karışmayın siz.” diyor.

Bir gün o abiye “İstersen artık sadece hiç aksatmadan beş vakit namazı kıl.” diyor. Tabi bu sayede o arkadaşta namaz kılma alışkanlığı iyice yerleşiyor.

Bir gün Mustafa Abi o arkadaşa “Sen küçüklükten beri namaz kılmadığın için kazaya kalmış namazların vardır. Her namazın akabinde o vakit gibi bir de kaza kıl.” diyor. Tabi arkadaş çok namaz kılmaya alıştığı için kaza da kılmak ona zor gelmiyor. Başlıyor bir günde bir günlük kaza kılmaya.

Bazı arkadaşlar “Mustafa Abi sen bu arkadaşa neden kaza namazları bahsini anlatmıyorsun? Neden ona böyle eziyet ediyorsun?” diyorlar. Mustafa Abi yine “Karışmayın siz.” diyor.

Bir müddet o arkadaş kazaları kılmaya devam edince bu da onda alışkanlık haline geliyor. Sonra Mustafa Abi ona kaza namazları bahsini de anlatınca o arkadaş artık bir günde iki günlük kaza kılar hale geliyor. Böylece kısa zamanda namaz borçlarını bitiriyor.

Developed by jtemplate